Ece Temelkuran

Okurla konuşur gibi yazılan yazılardan hiç haz etmezdim. Kurgu olsun ve ben farklı olaylar içinde var olayım derdi içindeydim. Sonra 4 yıl kadar önce, kendimi anlamlandıramazken okudum benimle konuşan bir kitabını. 

Hala ece temelkuranın bir tek okurla konuşurmuş gibi yazılan kitaplarını okuyor, romanlarından korkuyorum. O kadar alıştım ki beni, bilmiyorum belki de kadınları, sanki tanıyormuş gibi yazışına. 

Öğüt dinleyen küçük kardeş gibi okuyorum yazılarını. Tavsiye edilir 🙂 

*alıntılar içeriden kitabından.

Ufak bir alışveriş hikayesi

Bir süredir alışveriş yapmıyorum, para harcadığım en önemli şey eve yemek söylemek. Bu konuda tavsiyeyi olan varsa kabul ederim! ^.^
Zaten alışveriş hayranı biri olmasam da tabi ki gelen ani buhranlarla kendimi mağazadan mağazaya attığım oluyordu… Bu yazı da son ufak buhranımla ilgili ufak bir alışveriş hikayesi…

Bir süredir uğraşamasam, hatta bırakmış derecesinde kapsül gardroptan uzaklaşmış olsam da, keyifli bir gardrop hala en büyük amaçlarımdan bu yüzden çoğu şeyi oturtmadan ya da kesin ihtiyaçlar belirlemeden alışverişe çıkmamaya karar vermiştim. Henüz öyle önünde ne giyeceğimi bulamadığım cinnet anları yaşamadım mesela ama bunda en büyük etken büyük bir ayıklama yapmış olmam. 

Yaz kıyafetlerinde rengarenk tişörtleri ya çok az kullanılmış diye verdim ya da eskidi diye köpek oyuncağı yaptım. Yazın renkli tişört giymeyi sevmem, apartman kapısından çıkarken ter lekesi çoktan oluşmuş oluyor. Ne halt etmeye renk renk tişört almışım acaba? Yaşasın salaş beyaz tişörtlerin dayanılmaz hafifliği!

Evet, alışverişe sıcaklıkların iyice yükselmesiyle beyaz tişört almak ve kot pantolon araştırması yapmak için çıktım. Sadece ve sadece beyaz tişört alacaktım, sayısı önemli değil.

Ve deli gibi para harcamak, bir şeyler satın almak istiyordum. Ama çığırından çıkmamayı başardım! İşte böyle;

  • Elimi ‘ya çok güzeeeel’ diye attığım her renkli ve desenli şeyde içimden hep bir ses giymiyceksin bununla giyebileceğin bir tane bile kıyafetin  yok dedi. Ben de onu dinledim. Yavaşca geri yerine bıraktım.
  • Dümdüz koyu renk ya da yine sade açık renk olmayacak şekilde mom jean ararken saçma salak kotların arasında buldum kendimi. Kot arıyorum ya hepsi mübahmış gibi gelmişti bir an. Neyseki incelerken dikişlerini farkettim ve reyondan koşarak uzaklaştım. Daha önce ucuz ve kot istiyorum diye açık renk ve kahverengi dikişleri cayıl cayıl ortada yün kazak gibi batan bir kot almıştım. Bir daha asla!
  • Az-talep meselesi bu raddeye gelecek neler yaşadı?!! Cümlemi genel olarak her mağazada gördüğüm paçaları abdesthaneden çıkıyomuş imajı veren kotlar yüzünden söylemiştim. Ama salaş düz beyaz tişört bulmak da zor olmamalıydı. Yazın neden dar tişört giyeyim ya da o poşet gibi kumaşı gerçekten giymemiz mi bekleniyor?  Neyse ben aradığımı buldum. Hep yaz olsa ve tüm dolabı beyaz tişörtlerle doldursam… 🙂
  • Dedim ya, deli gibi para harcayasım vardı, kalan hıncımı da gül süyü ve pamuk alarak çıkarttım. Ergenliğimde bile görmediğim rezillikte şu an suratım. Yani makyaj dediğinin düzgün tene yapılmasını maantıklı buluyorum. Bu konuda da mantık çerçevesinde minimal olmak zorunda kaldım 🙂

    Dipnot: Beyaz tişörtlere sezonluk gözüyle baktığımdan zaten seneye kullanılamıycak gibi olacak dediğimden ucuz takılıyorum. Rengi kaçıyor, yıkanırken yırtılıyor vs.  Ben bu beyaz tişörtü 3-4 yıldır giyiyorum dediğiniz bir yer mı?

    Zaman Yaratmak ve ya tutarsa?

    Boş boş oturup aman ne kadar çok yapılacak şey var söylenmelerim; yumurtaların patır patır kapıya dayanması hatta kapıyı artık yumrukluyor hale gelmesiyle sona ermek zorunda kaldı. Oturduğum yerden telefonla oynarken, tüm sorumluluklardan oturduğum yerden son hız kaçarken zamanım yoktu. Zaman yaratmak zorunda kaldım!

    Ne kadar çok oturduğum yer dedim değil mi? E oturuyordum, hem de boş boş. Yalan yok…

    Şu an tek derdim, ortalamamı yükseltmek. ‘Aman be! tek derdin o olsun…’ derseniz vallahi küserim. Akademik için düşüncelerimi ve uğraşlarımı sayacak değilim. Ama deli dediğin az değil ki; dert edindiler ortalama olan ortalamamı. Hadi itiraf edin, şeytan taşlar gibi not kırıyorlar ve kimse bunu dile getirmiyor.

    Neyse demem o ki, ortalamam hayat memat meselesi şu an benim için. Yirmi iki yıldır, “negatif gazlama” ile gazlanmadığımı öğrenemeyen canım çevrem, ya beni boğacak ya ben onları.

    Evet, bu benim kibarca “alın ortalama, şimdi beni rahat bırakın, haydi dağılın” deme şansım. Öyle rest çekilmez böyle çekilir! Hobaley! 😀

    Zaman yarattım. Ama nasıl? 

    1) Her şeyi bir dosya kağıdının tek yüzüne sığdıracak şekilde yazdım. Gün gün sınavlar, çıkacak konular. Neyi ne zaman hangi gün nasıl çalışırım nasıl bölerim hepsi cayıl cayıl ortada. 

    2) Sosyal medyayı sildim. 3 hafta, finallere gittim dönücem modunda olacağım. Telefonumda whatsapp, wordpress ve e-kitap uygulaması kaldı.

    3) Ablamla ortak sorumluluğumuz altındaki şeyleri şimdilik ablama havale ettim, rahat günüme göre cinnet geçirmesin diye ucundan tutmaya çalışacağım. Zaten üç haftalık minyatür bir kamp yarattığımı duyunca sesi mesi aydınlandı bi sevindi , yazık ki çok tembelim o da biliyor…

    4) Umut fakirinse hayaller de öğrencinin ekmeği, ne yapacaksın… Umudum var mı, ortalamayı gereken gibi yükseltebilecek miyim? Yoo, sanmıyorum.

    Ama ya yaparsam?

    Hani göle maya çalmak kadar imkansız bir şey değil belki ama, hakikatten, ya tutarsa?

    Pardon, hayatınızı nereden aldınız acaba?

    Uzun sayılabilecek bir süredir, gözümü açtığımda yaptığım ilk şey küfür etmek. Evrene mesaj göndermeli, enerjili şeylere inanmaya çok yatkın biri olarak, dünyanın en güzel mesajını yolluyorum her sabah evrene. Hay s******!

    Bununla gurur duymuyorum elbette. 

    Günlük planlar yapıyor, gerçekleştirmiyor, deli gibi gezmek istiyor, gezme hayalleri kurarken bile akademik hayatıma üzüntümden kahroluyor, ders çalışma planlarımı yarım yamalak gerçekleştiriyor ve diğer herkese ama herkese imreniyorum.

    Biliyorum, sosyal medyalarda gösterilen hayat çoğu zaman gerçek değil. Ama bunu kabullenişimi resmen kaybettim.

    Demet akalın bir şarkısında “hiç ummadığım çiftler rekor kırıyor” diyor. Heh, bende “hiç ummadığım tipler ne biçim hayatlar yaşıyor!” Diyorum. 

    Ben saçma sapan ailesel savaşlar yaşarken,  bu ortalama nasıl yükselecek şeytan taşlar gibi puan kırıyorlar diye sınavlarıma söylenirken yaşıtlarım final haftasına 3 gün 5 gün kaldı demeden tatil beldesi gezip yurtdışına çıkıyor. Hadi ananızdan babanızdan izin almanızı da geçtim, o parayı nerden buldun? Diye sormak istediğim insanlar yok değil. 

    Akıl almaya çalıştığım, detaylı detaylı anlattığım her insan aaa… diye kalakalıyor. Yirmi iki yaşımda, yetiştirilme tarzımın, haliyle normal olarak görerek büyüdüğüm, normal gördüğüm şeylerin tam tersine davranmam bekleniyor aniden babam tarafından. Bu yüzden tanıdığım herkes şok içinde  ‘ama çok saçma bu olanlar’ demekten öteye gidemiyor.

    Zamanında yine olaylı bir dönemde, ‘çocuklar ebeveynlerini seçerlermiş, benim kendime garezim neydi acaba?’ Demiştim anneme dert yanarken.

    Hayalim olan şehirde, hayalini kurduğum okul ve bölümde, yaşıtlarıma uyum sağlayacak durumda olacağım yaşlarımda, insanları durdurup rujunu sorar gibi bi tavırla, pardon, hayatınızı nereden aldınız acaba? demek istiyorum.

    Kendi kendime konuşmalar 1

    Görsel temsili halim. Şu sıra böyle anime görsellerine taktım.

    Herkesinkinden önce başlayıp herkesinkinden sonra biten sınav zamanı, nihayet sona erdi. 

    Sevindim denemez. Hazır mutsuz, keyifsiz ve hayattan gram tat almıyorken ders çalışmaya devam edeceğim çünkü. Keyiflenip vitesi boşa alınca geri bu iğrenç zamanlara ve hallere dönmesi çok zor oluyor… Bunun final zamanı da var…

    Bayadır bir şey yapmadım. Nisan ayı hedefim olan sınavlardan yüksek al maddesi ortalama bir halde şu an. Sigaraya geri başladım. Yazı yasasım da gelmedi. Ha, birde ‘Aile dediğin şey bitmeyen bir mide yangısı…’

     Aman ne verimli bir ay. 

    Her sabah, nefret ediyorum diyerek uyandım, kendim hayal edip çalışıp geldiğim yerde.  E bıktım?

    Bomboş zamanlarımı, gevşek hallerimi, saçma salak insan ilişkilerimi, depresyondan zevk alan gereksiz melankolik hallerimi özledim. 

    Gelecek kaygısından ve uykusuzluktan öldü dersiniz. Ben ders çalışayım. Siz kendinize dikkat edin.


    Birkaç vazgeçiş hikayesi

    Vallahi çok uğraştım. Hala da ara ara ‘domuz inadı’ krizlerim tutuyor. Ama ölenle olana çare olmadığı gibi olmayana da bazen çare olmuyor. Ne yapacaksın…

    Sabun

    Yeni yıla girmeden -birkaç gün önce filan galiba- başladığım doğal sabunla temizlenip paklanma savaşımı, artık saçımın kaşınmasından duramayışımla sona erdirdim. E dört ay mı ne olmuş, bu da can. Sabun sadece lifimle haşır neşir olsun rica ediyorum..

    Oh saçlarım yumuşacık, oh mis gibi kokuyo! 

    Kapsül Dolap

    Ayak üstü şöyle bir anlatıp, ‘deniyorum ya :))))’ dediğim arkadaşım şey dedi “senin içinde en az beş kişi var, hangisine yetecek o dolap?” Aydınlanma anımı tahmin edebiliyo musunuz?! İnkar edip kalıba sokmaya çalıştığım yönümü adam lönk diye suratıma vurdu!

    Zaten kapsül dolap yazılarımda kıyafetlerimi bir tarza oturtamayışımdan şikayetçiydim. Bir gün o eteği giymezsem aklım onda kalıyor yirmi gün ‘etek mi aslaaa’ diye geziyorum.

    Üç gün el çantasıyla gezip dördüncü günün şafağında ay vallahi taşıyamam onu diyip her şeyleri ceplerime tıkıştırıyorum. Ve en önemlisi, bu dengesizliklerimden kopamıyorum. Zaten neden kopayım ki? 

     Dolabı boşalttım. Yazlığı kışlığı aynı anda dolapta şu an. Olduğu kadar,  yaptığım yeterli olsun, ne yapayım.

    Ruhsal Bir Şey 

    Sabun ve kapsül dolap yapmaya uğraştığım, heves ettiğim şeylerdi ve olmayışları bana gerektiğinde geri çekilebileceğimi farkettirdi. Biliyorum dış dünyada; geri çekilişinizi ‘hiç uğraşmadı’ olarak yorumlayan da var, sanki geri çekilmeniz dünyayı yok etmiş gibi kendi içinde sizi linç eden de…Hatta bokunu çıkartıp sizi silen de. Ama bazen de, olmuyorsa zorlamanın bir anlamı yok, bizim bileceğimiz iş, bilmiyorlar…

    Ruhsal bir şeyden ziyade birbirleriyle alakalı birkaç şey sanırım. Bilmiyorum. Analiz etmek istemiyorum, açık açık yazmak istemiyorum ki bunlara vaktim de yok şu sıra- ama her zaman içimi delip geçen şeylere karşı bir yerden sonra umursamaz oldum. Çünkü inanır mısınız, sonunda ölüm yok ve bu da benim yapabildiğim kadarı. 





    Mart Ayı Raporu ve Nisan Ayı Hedefleri

    Baharın bile, bir geliyormuş bir gidiyormuş gibi yaptığı, kaz tüyü mont ve kot ceket arasında gidip gidip geldiğim bu güzide ay da çok şükür tutarsız geçti.

    Düzene oturucam diye hop oturup hop kalktım. Ehe, hala düzen müzen tam olarak yok :))

    Ama, çabalarımın sonucunda bir şey öğrendim. Geç olsun güç olmasın. 

     Yap.

     Dümdüz, söylenmeden, üşenmeden, ağrın sızın olsa bile beklemeden.  Yap, bitsin gitsin.

    Neler yaptım?

    • Bir yazı, iki kitap okudum. Üçünü de telefondan okudum!
    • Güzel geçen iki sınavla ‘düzen kurma’ konusunda az da olsa ilerleme kaydettiğimi farkettim.
    • Çorap, çamaşır ayıklaması yaptım. Hiç bir önemi olmayan, sadece sevdiğim bir çorapla vedalaşacağım diye canım çıktı!
    • Çekmece düzenimi marie kondo tarzında katlamalarla düzenledim. Hala deneme aşamasındayım.
    • Yazlık, kışlık ayrımını kaldırdım. Baza altındaki hurçlardan gün yüzüne çıktılar. 
    • Verilecekler elden çıktı. Oley!
    • Dedikodu yapmamaya dikkat ettim, unutup daldığım oldu ama genellikle en azından dinleyici olmaya çalıştım.
    • Takviye haplara başladım, faydasını bu kadar çabuk göreceğimi düşünmezdim.
    • Yogada esneklik için çalışmaya çalıştım.Tamam itiraf ediyorum, bi sefer yaptım 😦
    • Telefondan uzak kalmak için uygulama kullandım. Devam da edeceğim, kendime hıncım var.
    • Az da olsa bullet journal tadında bir şey kullanmaya başladım. Deneme süreci gibi gidiyor hala.

    Tüm bunları nisan ayında devam ettirip, iyice oturtmak istesem de nisan ayına dair tek ve asıl hedefim sınavlarımdan yüksek almak. Geri kalan şu an teferruat geliyor. İki kitap yolda gidip gelirken bile okunur, daraldıkça yoga yapılır her türlü. Umarım… 
    Minik pengueni buraya bırakıyorum, ihtiyacı olan buyursun. 🙂

    Yavaşlamak ve 3 küçük görev / ufak bir rapor

    Burada bahsettiğim üç küçük görevin raporu niyetine bu yazı.Üç tane ufacık görevi bile zor hatırladım ama konu bu değil. İki saattir ulan üçüncü görev neydi diye düşünüyorum. Ama yaptım mı yaptım! 

    Vallahi yaptım! Tamam, aksamalar oldu, aman dediğim oldu, kendimle savaşım oldu. Düşe kalka yaptım mı? Yaptım. 

    Şimdi güzellemesi, düzenli tutması, geliştirmesi var sırada. 

    Aklımda ortalığı şöyle bir toparlayayım, geleceğim.

    Hatıraları atmak /Konmari 

    Hatıra kutusu diye bir eşyam var. Tamam. Bir değil, iki tane.

     Artık konuşmadığım insanların vesikalık fotoğrafları, iyi biri diye düşündüğüm ama artık konuşmadığım insanların notları, üzerinde kanka yazan bir kola kutusu; hangi özel günden kalma bilmediğim, kimin yaptığını hatırlamadığım peçeteden bir fiyonk; sırf ben uyurken başucuma not bırakılmasına bayıldığım için yine artık görüşmediğim insanlardan başucuma bırakılmış notlar, ergenliğimin ilk acı dolu aşkının okul başkanlığı seçiminde yaptırılmış vesikalığı,ondan kalan anahtarlık, ufak bir ayıcık, kendime yazdığım bir not… eh! 

    İçim şişti.

    Merak etmeyin, artık hiç biri yok!

    Aslında kutuları boşaltalı, bir süre oldu ama marie kondo’nun hatıra eşyalar hakkındaki yazısına yeni denk geldim. Aklın yolun birmiş hakikatten!

    Bin yılda bir de olsa açıp, bakıp görmeliydim, hatırlamalıydım her birini, unutmamalıydım, kabullenmeliydim, sevgiyle uğurlamalıydım mesela tekrar tekrar bir arkadaşı,mezuniyet vesikalığına bakarak. Ne gerek varsa! 

    Kutuyu boşaltalı uzun denilebilecek bir zaman geçti, hatırlamıyorum demek ki bayağı olmuş… Ve yazabilecek kadar ayrıntı hatırlıyorum, demek ki gerek yokmuş kutusuna, istersem eğer, belki barıştığımdan her biriyle, vedalaştığımdan, bir şey hissetmeden hatırlayabiliyorum.

    Bir gece,darlanıp dökmüştüm hepsini önüme, hepsini tekrar elimden, zihnimden, kalbimden geçirip yüzleşmiş ve vedalaşmıştım.

    Marie Konda da bu hislerime şöyle  tercüman olmuş;

    Duygusal açıdan önem taşıyan her bir öğeyi elinize alıp bunlarla ne yapacağınıza karar verirken aslında geçmişinizle yüzleşiyorsunuz. Bunları çekmece veya kutuda sakladığınızda, aslında geçmişiniz içinde bulunduğunuz anı yaşamanıza engel olacak şekilde taşınması zor bir yük haline gelir. Bu yüzden eşyaları düzene koymak , geçmişinizi de düzene koymak demektir. Bu bir sonraki adıma geçebilmek için hayatınızı sıfırlamak gibidir.

    Asıl hazine bu anılara sahip olmak değil, geçen zamanla yaşadığımız dönüşümdür. İşte gerekli düzenlemeler sonucunda geçmiş hatıraların bize öğreteceği şey de budur. Yaşadığımız alan şu anki benliğimizi yansıtmalı, geçmiş yıllardaki benliğimizi değil.

    Meğer ne çok şey varmış.

    Kafandaki dağınıklıkları temizlemeye çekinişinden mekanları temizlemeye veriyorsun kendini dedi bir kitap. Böyle pat diye de söylenmezdi, ayıp etti.

    Temizle temizle bitmedi. Düzenli olsun dedim. Şurayı hemen bi toplar başlarım dedim başlamadığım,başlamayacağım onca şeye. 

    Haliyle atmaya giriştim. Dönüp duracaktım kalabalığın içinde yoksa, bul bulabilirsen kendini.

    Çorapları, iç çamaşırları,ne işe yaradığını bilmediğim ara kabloları, bozuk telefonları, yırtılmış cüzdanı, hatıra kutumdaki ıvır zıvırı, birinci dönemden kalma ders notlarını, tarihi geçik bakım ürünlerini attım. Kullanmadıklarımı, fazlalıkları, en kötü ihtimalle sürekli gözümün önünde olmasını istemediklerimi artık kaçıncı evim olacağını bilemediğim bir eve götürmeye hazırladım. Yedek kıyafetim olsun,öyle kafama esip hazırlıksız da gidebileyim diye, kedi tüyünü tutan yastık kılıfı kedisiz bir eve gitsin diye bir şeyler yapmak istedim. 

    Attıkça fazlası çıktı. Minimallik başlığının en çok ruhsallığıyla ilgilendiğimden mi bilmem, yüzeydekini aldıkça derinliklerden yeni şeyler geldi. Meğer ne çok şey varmış. Her anlamda. Ve ben bu kadar derinlere dalmaya hazır değilmişim. Ve aslında hiçbir şey atmamışım daha.